Ana içeriğe atla

Topu Yere Sağlam Vur!

İzlemeye maç arıyorum kaç gündür, bulmak kolay değil, hemen hemen her maçın sonucu öncesinden belli. Bunun dışında olan maçları bulmak kolay değil ama bulunca da kalite yüksek olmuyor sadece fark fazla değil. Bosna Hersek-Karadağ maçı gibi. Muadillerine oranla daha kaliteli bir maç olsa da sorun 24 takımın aynı turnuvada yer alması.

Kalite düşük, seyir zevki yüksek değil, dediğim gibi Karadağ-Bosna Hersek gibi maçlardan başka keyif alınacak maç bulmak kolay değil, Türkiye de bu haldeyken turnuvaya bağlayan da çok bir şey yok. Bu yüzden insanın aklı maçı izlerken oyunun içinde başka şeylere kayıyor.

Ben bu şartlar altında Polonya-İspanya maçını izliyordum az önce. Sonuç belli, Polonya'da acı verici bir turnuva geçirirken İspanya'da Gasol-Rubio da çıkınca beni maça bağlayan pek de bir şey kalmadı.

Dün de İspanya maçını izledim 10-15 dakika. 39 sayı yedikleri Çek Cumhuriyeti maçı, bugün de Polonya. İspanya maçlarında rakiplerin az sayı atmasının tek nedeni İspanya'nın iyi savunmacıları veya savunma düzeni değil. Başka bir şey hissediyor insan İspanya maçlarını izleyince, oyunun taktiksel kısmından bambaşka bir şey. Tamamen İspanya'nın yarattığı bir etki bu. Rakiplerini özgüvenleriyle etkileri altına alıp transa sokmalarından bahsediyorum. Bu bir kolej takımı etkisi. Bilirsiniz, liselerarası basketbol turnuvalarında kolejdeki oyuncular her zaman şehrin en iyisidir, onlara karşı oynamak mental olarak zordur ve maçın başından alırsınız mesajı ve onların oyunlarının değil, sizin kafanızda yarattıkları gücün etkisine girersiniz, tüm mesele budur. Maçlar da farklı biter ama bu farkın yarısı maç öncesinde onların sizin kafanızda açtıkları farktır.

İspanya'nın durumu da bu. Sanıyorum ki rakipleri onların insan olduğunu maç öncesinde değil maç sırasında anlıyorlar ve genelde geç kalıyorlar. İspanya grup maçlarıyla en doğal haliyle gayriciddi ve bu hallerinde bile onlardan korkmaktan geri alamıyor rakipleri kendilerini.

Oyun sırasındaki özgüvenlerini anlamak da kolay değil. Her sporun veya herhangi farklı bir faaliyette özgüveni göstermenin çeşitli yolları vardır. Bana öyle geliyor ki basketbolda bunun yolu topu yere sağlam vurmak, top yerden eline gelirken senin yüzündeki güven. Bu işin en önemli kısmı, devamı da vardır ama o özgüvenin rakibinize hissettirilmesi için topu yere sert vurmak şart. Calderon ve Rubio'yu dikkatli izleyin, sonra da Hidayet'e top elindeyken dikkatli bakın. Yüzlerine ve o topun yerle el arasındaki hareket hızına. Ellerin yere ne kadar indiğine dikkat edin. Rakip buradan istese de istemese de kendine mesaj çıkarır, ya da rakibinden mesajı rakibi fark etmeden de olsa alır. Bu mesajın içinde ya "ben o topu sana vermem vardır" ya da "ne yapacağım şimdi?"

Hidayet'in veya Sinan'ın ya da genel olarak takımımızın durumu bu ne yazık ki. İspanya bunu yıllardır yapıyor. Maç başlıyor ve başladığı onda top kuvvetli bir şekilde yerde sekmeye, seri şekilde eller arasında dolaşmaya başlıyor. Böylelikle İspanya hücumda etkisiz bile kalsa rakiplerin kafası karışmaya, elleri titremeye başlıyor. Bu etkiyi İspanya'nın güçlü kadrosunun dışında değerlendirmek elbette doğru olmaz fakat tek başına kadronun yarattığı caydırıcı etki olduğunu da söyleyemeyiz. Onlara küçüklükten itibaren öğrettilen ilk şey rakibin güvenini yıkmak olmalı ve çalışmaları, sahadaki mimikleri ve topla olan ilişkileri bu amaç etrafında dizayn edilmiş sanki. Bıraktıkları etki bu yönde çünkü.

Top yere çok sağlam bir şekilde vuruken bir yandan da herkesin çıldırmış gibi koşması hayli moral bozucu bir durum. Bir de üstüne 2.13'lük bir pivot o koşanlara topu aktarabiliyorsa kafa o zaman allak bullak olur, o zaman galibiyete olan inancınızı yitirirsiniz işte.

İspanya'yı bir de bu gözle izlemek lazım. Marc Gasol'ün ribaundu çektiği anda nasıl soğukkanlı olduğunu, 2 kişinin üstünden ribaund çekince boş turnike atmış gibi davrandığına dikkatli bakmak lazım. Rubio'nun yanındakilerden aldığı güçle nasıl rahat potaya ilerlediğini, bunu yaparken topu kaptırma ihtimalini bizlere de rakibine de nasıl unutturduğuna iyi odaklanmak lazım. Ya da Fernandez'in kıvrak hareketlerini nasıl korkmadan yaptığına...

Bu uzar gider. Öğrenmemiz gereken çok şey var. Kuvvetli bir düzen özgüveni arttırır ama bu özgüveni sadece sistemi uygulayarak gösteremez hiçbir takım. Vücut dili bu etkileşimin temelini oluşturur.