Ana içeriğe atla

Anadolu Efes: Fazla miktarda para, haşmetli bir geçmiş, azami denetimsizlik ve son istasyon!

Anadolu Efes için an itibariyle durum 2015-16 sezonunun bittiği noktadan farklı değil. Her sezon olduğu gibi 2016-17 sezonunda da farklı, heyecan verici birkaç isim daha eklendi kadroya, eldeki oyuncular da heyecan verici isimler zaten. Başantrenörün adı da heyecan verici vs… Sahada geçen sezondan farklı bir şey yok. Bilakis, şaşırtıcı bir şekilde dibe vurmayı her sezon biraz daha aşağılarda yaşayabiliyor Anadolu Efes. Bir başarıdan bahsetmek gerekirse “dip” olarak niteleyebileceğimiz noktayı her sezon bu kadar aşağı çekebilmek de başarı sayılabilir.

2015-16 sezonu için kurulan kadroyu Anadolu Efes tarihinin en iyi kadrosu olarak nitelendirebilmek mümkün. Benim için öyle en azından. Hatta, EuroLeague tarihinde de özel bir yere koyulması gerekir. Skor bu değerlendirmeyi yapmakta önemli bir ölçü değil. Dolayısıyla geçen sezon her hafta daha kötüye giden takımla ilgili teknik değerlendirmeler yapmak herkes için, benim için de, çok daha cazipti. Zira o kadronun bir şekilde doğru basketbolu oynayabileceğine inanmak çok görkemli bir basketbol ziyafetine inanmaktı aynı zamanda.

Ancak Anadolu Efes’in 15 yılı aşkın süredir Final Four göremiyor olması bir kulüp olarak onları sahanın dışında da değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Artık mesele oyunculara nasıl bir görev dağılımı yapıldığı veya koçun doğru veya yanlış tercih yapıp yapmadığından daha ötede. Mesele şudur; Anadolu Efes, EuroLeague’de hatta dünya sporlarında türevine zor rastlanabilecek, ender bir organizasyon. Fazla miktarda para, haşmetli bir geçmiş, dolu bir müze ancak birkaç yüz kişilik taraftar topluluğu, azami denetimsizlik.

Bu durum Anadolu Efes’i diğer herhangi bir kulüpten, örneğin CSKA Moskova, Fenerbahçe, Real Madrid’den farklı yönetmeyi zorunlu kılıyor. Her yüksek bütçeli EuroLeague takımının yaptığını yapmak Anadolu Efes için başarı garantisi değil asla. Kısa bir ifadeyle “Bastırırım parayı, oyuncuyu alırım” diyemez Anadolu Efes. Yıllardır bunu diyor, yıllardır aynı sonuç. Faydasız bir rota, organizasyonun kültürü olmuş durumda ancak sonuç hep aynı. Yönetimdeki isimler değişse de başarıları getiren kültürün üzeri tamamıyla küllerle örtülüp Anadolu Efes’i eleştirmeyi bile gereksiz kılıp kaliteli bir alay malzemesi haline getiren bu politikanın refleks halini almış olması tıpkı Anadolu Efes organizasyonu gibi nadir görülen bir durum. Ve kötü olan Anadolu Efes için günden güne gösterişi merkez alan acı bir ortadoğu bakışının tüm benliğe yayılıyor olması.

Fiiliyat bu yöndeyken Anadolu Efes Genel Menajeri Alper Yılmaz, takımının 90-66 mağlup olduğu Olympiakos maçının ardından şunu söyleyebiliyor: “Sahada mücadele etmek ve kazanmak için savaşmak dışında yapabileceğimiz bir sey yok. Bu prensibe uymayanlar olursa aramızda yer almayacaklar. Aramızda olmamalarını sağlamak da benim işim. Daha iyi olmalıyız ve olacağız.”

Gösteriş merkezli politikanın refleks halini aldığına ilişkin tespitin de kaynağı bu zaten. Anadolu Efes çok uzun yıllardır olduğu gibi Alper Yılmaz’ın aktif olarak görev aldığı dönemde de gösterişi verimin çok daha yukarısında bir kıstas olarak ele aldı kadro kurarken. Alper Yılmaz “mücadele” kavramının altını çiziyor ancak bu anlamda iki sembol isim Dontaye Draper ve Stephane Lasme 2015 yazında takımdan gönderiliyor. Lasme’nin yerine Tyus geliyor ve o da gönderiliyor. Takip eden süreçte Lasme, Eurocup şampiyonunun en değerli oyuncusu oluyor. Tyus için de seyir belirli oranda Lasme’den farklı olmayacak çok büyük ihtimalle. İşin ilginci böyle bir ikiliyi gönderirken yerlerinin Alen Omic’le doldurulması.

Tüm bunların yanında işin en sıkıcı tarafı sahada basketbolun hemen hiçbir doğrusunu barındırmayan bir şeyin varlığı. 2015-16 sezonunda durum buydu, 2016-17 sezonu için de farklısını beklememek gerek. Sezonun başı şu anda ama Anadolu Efes’in sezon sonunu sezon başından çok daha iyi bitirdiğine dair istisnai bir dönem hatırlamıyorum çok ama çok uzun zamandır. Dolayısıyla sıradan bir takım için sezonun ilerleyen periyodunun basketbol kalitesini yukarı çekmesi beklenebilirken Anadolu Efes için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Sezon sonuna doğru oynanan basketbol da üç aşağı beş yukarı şu anki kadar kötü, daha doğru ifadeyle anlamsız olacaktır.
Bu anlamsızlık da basit bir örnekle şudur. Anadolu Efes 2015-16 sezonunun TOP 16 periyodundan itibaren Jayson Granger’in at oynattığı bir hipodromdan farksız. Nitekim TOP 16’dan sezon sonuna kadar Anadolu Efes’in ne oynadığına yönelik verilebilecek en doğru cevap “Granger, bire beş oynadı.” olacaktır. Türkiye’ye bir takımı bu kadar tahrip eden; akışı, ritmi, kısaca her şeyi imha eden çok az oyuncu gelmiştir sanırım. Granger bu sezon da Anadolu Efes’te. Bu, onunla iki yıl kontrat yapan Anadolu Efes yönetiminin gösteriş merakının çok elim bir örneğidir aslında. Altını çizmek gerekir ki kısaların oynadıkları bire birlerin niteliği bir takımın hücum kalitesini belirleyen önemli kıstaslardandır ve bu bire birleri oynamak zaruridir. Zira oynanan her bire bir aynı zamanda diğer dört oyuncunun topla koordine hareket etmesi gerekliliğini beraberinde getirir. Nitekim bire birler savunma yerleşimini bozmak için vardır ve bu sayede bölünen savunma konsantrasyonu toplu oyuncu için uygun pas açıları, şut imkanları veya çembere gidiş kanalları açar. Granger ise kalan dört Anadolu Efes oyuncusunun izlediği bire beşlerle hücum ediyor. Ayrıca bu bire beşler topu birkaç kez yere vurup, savunmacısı kim olursa olsun uzaktan bir yerlerden kaldırıp şut atmaktan başka bir şey değil. Yani üst düzey bir teknik beceri gerektirmiyor Granger’ın yaptıkları. Bu durum Anadolu Efes’i topsuz hareketlilikten ve Heurtel gibi çok ama çok üst düzey bir pasörün servislerinden de mahrum kılıyor aynı zamanda. Hiç şüphesiz Jayson Granger, Anadolu Efes tarihinin en yanlış transferlerinden biri ve bu işkenceye bir yıl daha katlanmak zorundalar.

Daha genel bir çerçeveden Anadolu Efes’i değerlendirmeye devam edelim. Avrupa basketbolunda her yıl biraz daha kısıtlanan para akışı Anadolu Efes’in ekonomik olarak yukarıda kalmasını ve yabancılar için önemli bir cazibe merkezi olmasını sağladı. Anadolu Efes’i yerliler için “yetiştirici”, yabancılar için “sondan bir önceki istasyon” sıfatından vazgeçerek parayı bastırıp alan bir takım haline getiren de bu oldu. Zira bu, yönetim için çok daha zahmetsiz ve keyifli bir yol gibi göründü. Takımlar veya her iş kolundan organizasyonlar, organizasyonel kimliklerinde bu tarz değişimlere gidebilirler. Bu gerek bilgi gerekse teknik açıdan sürekli gelişen hayat akışı içerisinde gayet doğaldır ve kimi zaman olmalıdır da. Anadolu Efes de kimlik değişikliği yapma hakkına sahiptir elbet. Ancak bu gibi durumlarda yeni kimlik, organizasyonun üzerine oturabileceği gibi tersi de geçerli olabilir. Mesele, varılan noktada doğru reaksiyonu verebilmektir.

Anadolu Efes tamamıyla “gösteriş” odaklı bir organizasyon olması sebebiyle aslında parayı bastırıp alamadığının da farkına varamadı. Yapılan tek şey EuroLeague’de transfer edebilmenin mümkün olduğu “arda kalanları” takıma dahil etmek aslında. Nando De Colo, Milos Teodosic, Sergio Llull, Felipe Reyes, Jan Vesely, Ekpe Udoh gibi oyuncuları bulundukları takımdan ayırmak zaten imkansız. Geriye kalan oyuncular içinde Anadolu Efes’in tercihleri iyi bir sezonu geride bırakmış ancak Anadolu Efes’ten öteye yolu olmayan oyuncular oluyor.

Somut duruma itirazım tam da bu noktada. Anadolu Efes herhangi bir yabancı oyuncu için doğru bir son istasyon değil.

Bir basketbolcu dünyayı kurtarmıyor, hatta hayatın akışında yüksek değeri olmayan bir iş yapıyorken denetime azami düzeyde açık olması nedeniyle altı yedi haneli kontratlara sahip oluyor. Bu denetimin medya, taraftar, yönetim gibi alt başlıkları var. Anadolu Efes’te ise bunların hiçbir önemi yok. Alper Yılmaz’ın hiçbir anlamı olmayan blöfleri bu gerçeği değiştirmiyor. Anadolu Efes’te oynayan yabancı bir basketbolcunun kendinden kaynaklanan itici bir güce ihtiyacı var. Bu itici güç ise oyuncunun Anadolu Efes’in ötesinde kariyer planlamalarına sahip olmasıdır, mümkünse NBA. Bundandır ki Anadolu Efes için Dario Šarić transferi çok ama çok doğru bir transfer türüdür. Bundandır ki takımın oynadığı basketboldan bağımsız olarak Šarić’ten Derrick Brown, Thomas Heurtel, Jayson Granger gibi gayri-ciddi, lakayt bir oyun görmedik. Kabul etmek gerekir ki Anadolu Efes, başarılı olduğunda insanların maçlarına gidip desteklediği ancak başarılı olamadığı zamanlarda kimsenin umurunda olmayan bir kulüp. Hiçbir itici dış kuvvetin olmadığı böyle bir ortamda, boş salonlarda oyuncunun oyuna odaklanabilmesi ancak daha büyük kişisel hedeflerle mümkün.

Anadolu Efes bir oyuncuya son istasyon olabilmek için son derece denetimsiz bir organizasyon. Başarısızlığın geri dönüşü neredeyse hiç yokken yapılacak tek şey yabancı profilinde bu değişikliği yapmaktır. İşin ilginç tarafı bu yönde bir politikayı Fenerbahçe’nin uyguluyor olması. Fenerbahçe bir yabancı için son derece ideal bir son duraktır, nitekim Kostas Sloukas, Bobby Dixon, Pero Antic veya Nikola Kalinic gibi oyuncuların Fenerbahçe’nin yukarısında bir adım atabilmesi çok mümkün değil. Ancak daha büyük kariyer planlamalarına sahip Ekpe Udoh, Jan Vesely, Bogdan Bogdanovic gibi oyuncular aslında Anadolu Efes’in transfer planlamasında yer alan oyuncu profilleri olmalı. Fakat her yol aynı kapıya çıkıyor. Anadolu Efes, içine saplandığı gösteriş batağında bu oyuncuları büyük olasılıkla Fenerbahçe’ye geldikleri seviyede iken rahatlıkla hasır altı edecekti.

Anadolu Efes’le ilgili yapılacak her yorum olumsuz, hatta çok olumsuz olmak durumunda. Çünkü ortada eşi benzerine az rastlanır bir başarısızlık hikayesi var. Anadolu Efes, Türk basketbolunun lokomotifi olma misyonunu terk edeli çok oldu ve devamı her defasında daha ağır bir başarısızlık olarak karşımıza çıktı. Bugün itibariyle de bu bataktan kurtulmak “lokomotif” kimliğini oturtabilmekten geçiyor çünkü Anadolu Efes’in başarılarla dolu geçmişi o kimlik üzerine inşa edilen süreçte yaşandı. Başka hiçbir kimlik de Anadolu Efes’in üzerine oturmadı.
Altını çizmek gerekir ki amaç en iyi olmak değil, lokomotif olmak olmalı. Zira en basitinden Fenerbahçe’nin bulunduğu seviyeyi yakalayabilmek sadece Anadolu Efes için değil birkaç istisna dışında hiçbir EuroLeague takımı için kolay ve gerçekçi değil. Anadolu Efes’in attığı her adımın ise doğrudan Türk basketbolunu ileri götürebiliyor olması gerekir. Lokomotif olmak da böyle bir şey zaten, en iyi olmak demek değil. Bu sıfatın altını doldurmak da temelde yetiştirmekten geçiyor. En başta oyuncu ve antrenör yetiştirmekten. Karşımıza çıkan tablo ise tam manasıyla korkunç. Bu noktada da umursamaz, daha ötesi ne yaptığının bile farkında olmayan bir irade mevcut. Furkan Korkmaz’ın NBA’e çıkışı için yüksek bir bonservis bedeli belirleniyor örneğin ancak karşılığında kendisine rotasyonda açılmış bir yer mevcut değil. Anadolu Efes altyapı tarihinin belki de en özel hasadına kabul etmenin fazla mümkün olmadığı ayıp bir muamele yapıyor. İsim isim saymak gerekmeyen daha pek çok önemli yeteneği de A Takım düzeyine entegre edebilmek adına herhangi bir çalışma gerçekleştirmiyor. Bunun karşılığında “Biz Anadolu Efes olarak Türkiye’de istediğimiz oyuncuyu tekrar takımımıza alabiliriz” tarzı tembel ve bir parça küstah bir bakış açısı karşılıyor bizi.

Aslında mevcut mevzuattan tamamıyla bağımsız olarak basketbol eğitim-öğretimi, fiziksel-zihinsel gelişim ve zihniyet ekseni etrafında şekillenen oyuncuların profesyonel seviyeye entegrasyonunda içinde bulunduğumuz içler acısı durumda bu entegrasyonu sağlayabilen tek oyuncunun Cedi Osman olması da mevcut Anadolu Efes resmini değerlendirirken çok daha sağlıklı analiz edilebiliyor. Şöyle ki Anadolu Efes herhangi bir oyun felsefesine, taktik anlayışına ve maç içi dirence sahip değil. Bu tarz bir ortam herhangi bir basketbolcunun sahada verimli olmasını çok büyük oranda engeller. Jayson Granger gibi bütün bir takımı bire beşlerine mahkum kılan bir oyuncunun varlığı da cabası. Ancak Cedi Osman bir basketbolcu için dünya üzerinde mevcut en sıkıntılı ortamlardan birinde bile çok iyi performanslar sergileyebiliyor ki bu inanılır gibi değil. Cedi Osman, Furkan Korkmaz’dan çok daha özel teknik becerilerle donanmış bir oyuncu değil. Uzun vadede Furkan’dan çok daha özel bir oyuncu olması da hayli zor. Ancak mevcut şartlardan kendisini böylesine soyutlayıp her ortamda verim vermeyi başarabilmek dünya basketbolunda eşine fazla rastlanır bir durum değil. Dolayısıyla Cedi Osman sıkça söylendiğinin aksine genç veya herhangi bir basketbolcu için doğru bir örnek değil. Zira ana kural itibariyle basketbolcular verimli oynayabilmek için asgari koşullara ihtiyaç duyarlar, Cedi için böyle bir ihtiyaç yok.

Sonuç itibariyle mesele alınan şampiyonlukların sayısı değil. Lig de çok zor, EuroLeague de. Ancak Anadolu Efes organizasyonu fikir üretmiyor ve her sene biraz daha aşağı seyrediyor. Takımın daha iyiye gitmesi için sezonun ilerleyen kısımlarını beklemek de gerekmiyor. Anadolu Efes maçı açıldığında Granger’ın çiftliğinde olup biteni izliyoruz açıkçası. Tüm bunların yanında tribünler de boş. Basketbol dışı organizasyonlar ve parayı döndürebilmek adına hala çok kıymetli bir kulüp Anadolu Efes. Fakat söz konusu basketbol ise aynı yönetim kadrosuna yerel bir takımı dahi emanet etmek doğru bir tercih olmaz.

Anadolu Efes ile ilgili yapılabilecek en olumlu yorumları son paragrafta yaptım açıkçası. Şaşırtıcı değil ki bunların hiçbirinin basketbolla ilgisi yok. Tahminlerimden daha farklı bir sonuçla karşılaşır mıyız? Bunu bilmem imkansız. Ancak aksini görmek, yani sezon sonunda daha iyi bir Anadolu Efes büyük sürpriz olur. Öte yandan açıkça belirtmek gerekir ki Anadolu Efes’in şu an içine düştüğü bataklık basketbolumuzun bulunduğu konuma hiçbir şey kaybettirmez. Ancak aksi ihtimal çok ama çok şey kazandırır. Dolayısıyla Anadolu Efes yöneticilerinin aslında Anadolu Efes’ten çok daha fazlasını yönettiklerini bilmeleri gerek.